5 Nisan 2012 Perşembe

Yazmak Niye?

Benim düşlerimde üç çeşit yazar oldu hep. Bazıları şimdi bizler için oldukça olgunlaşmış duran ve aramızda ince burgatalı halatlarla ortak noktalarımızın olduğu "Daktilo Yazarları". Şimdiki çocukların vitrinlere parmak izlerini bırakarak izledikleri bilgisayarlar gibi, onlar da siyah-beyaz vitrinlerde daktiloları izlerdi. Daktilonun gürültüsü müzik mırıltısı gibi gelir onlara. Taze kitaptaki mürekkep kokusunu onlar sürekli hisseder ve heyecanı içinde olurlardı. Belki de daktilo ile yazılmış olduğunu bildiğim bazı kitaplardaki heyecanı hissetmem bu yüzden..
Bir diğer yazar grubu ise "Klavye Yazarları". Bunu da günümüzün popüler yazarlığı gibi görebiliriz. Yani -şimdi benim de yaptığım gibi- insanlar klavyeler aracılığı ile duygu ve düşüncelerini, hikâyeciklerini, paylaşabileceklerini döküyor sanal aleme. Ve herkese yazma fırsatını verdiğinde kör edicidir insanı. Klavye tuşlarına sırayla basılarak akıp giden her yazı bağlamaz insanı.
Bu iki kategori arasında belki de her ikisini de kapsayan ise "Kalem Yazarları"dır. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya'da yazının ortaya çıkısında çivileri kullandılar belki lâkin günümüzde kullandığımız kalemlerin geçmişi 1800'lü yıllara dayanmaktadır. Her şey bir kenara, kelimelerin akışları, sıralanışları çok da değişmemiştir. Kelimeler değişmiş lâkin hissedilenler çok da değişmemiştir.

Neden bahsettim bunca şeyden? Çünkü kalemimi kaybet(miş)tim. Belki de Matmazel'le son bağımdı. Burada okuduğunuz -ve okuyamadığınız- yazıların çoğu kalemlerden çıkıp, sonradan klavyeden geçirilmiştir.
Sonrasında "Kelebek"ten bahsederken satın aldığım son iki kitabın kapağında kelebek resmi olması çok da tesadüf değildi bana göre - zaten tesadüflere inanmak gibi bir alışkanlığım da yoktur..
Ve belki..
Kimse okumadıktan sonra..
Bir sebep belki geçmişimdeki her şeye sırtımı dönüp başka bir yola sapmak. Olmam gereken yer parodisine  inanmak.
Ve belki işte..


"Madem sen de okumuyorsun, yazmak için bir nedenim kalmadı ki.."

2 Mart 2012 Cuma

Bir "Birey'e Kızıp Yorgan Yakma" Hikâyesi

Günlerdir her sabah uyandığımda kafamın çeşitli yerlerine saplanmış kripton iğnesi varmış gibi baş ağrıları çekiyordum. Lâkin bu sabah böyle bir işkenceden geçtiğimi hatırlamıyorum.
Sustum; susmak zorunda olduğumu düşündüğümden dolayı olsaydı keşke; sanırım korktuğumdan dolayı sustum. Kendi doğru bildikleri hakkında o kadar çok konuşuyordu ki Bay Çokbilmiş. Sanki kendi doğru bildikleri gerçek doğrularmış gibi davranıyor. Gerçeklerin ne kadar göreceli olabildiğini bilseydi keşke. Onun güneşi doğudan doğarken, ben güneşimin doğduğu tarafa doğu diyordum. Lâkin Bay Çokbilmiş bunu fark edemiyordu. Benim gerçeklerim sanki kendi gerçeklerine tamamen zıt gibi davranıyordu. Kalkıp gitmek istedim masadan sıkılmıştım, fakat masadaki ötekilere saygımdan oturmaya mahkum olmuştum. Ben de yorganımın bir köşesini küçük siyah çakmağımla tutuşturuyorum.

İnsan yıllandıkça algılarındaki değişim gerçekten çok farklı düşünmesine sebep oluyor. Eskiden çevremdeki insanlarla duygusal anlamda (anne-babaya olan bağ gibi) bir bağ yok gibi hissederdim. Tabi zamanla duygularım çok fazla çimdiklenmesinden -eş zamanlı olarak algılarımdaki değişimlerle birlikte- o hissin tadını almaya başladım. Beni ezen şey bu işin cefasını çekmek değil; elim kolum bağlı, hiçbir şey yapamadan durmak. Bu sanki sol kaburganızdaki ağrı yüzünden Doktor Zet'e gittiğinizde yersiz bir şekilde bağırıp çağırması ve bunun karşısında kös kös oturup bağırmasının bitmesini beklemek gibi. Elimden gelen şey yorganımın diğer köşesini tutuşturmak oluyor...

Dışarıda lapa lapa kar yağmaya devam etsin, beni bir sıcak basıyor. Çirkin bir surat beliriyor duvarda. Kirli sakallı, sivri bıyıklı, çatık kaşlı, kasketli bir tip işaret parmağını iki kaşımın arasına uzatmış, "Rahatça uyuduktan sonra güzelce uyanabilmeleri için bu insanların sana ihtiyacı var!.." şeklinde bir bakış yüklenmiş gözlerine. Geçenlerde okuduğum bir karikatürü anımsıyorum. Aksi bir insanım ben; herkes Mersin'e giderken tersine gitme gibi bir huyum vardır. Lâkin kolumdan tutup sürüklüyorlar. "İstemiyorum" demek bir anlam ifade etmiyor. Kara, deniz, demir ya da hava yoluyla -bir şekilde- gideceğim anlaşılan. Yorganımın bir diğer ucunu daha ateşliyorum.

Kapı çalıyor. Kapıyı açmaya her daim üşenen ben nedense bu sefer üşenmeden kalkıp bilgisayar başından, açıyorum kapıyı. Gülümseyen bir yüz görüyorum ve açtığım gibi sür'atle kapatıyorum kapıyı. Sofadaki aynada gözlerime, yüzüme bakıyorum. Normalim ve uyanığım. Kapıyı tekrardan yavaşça açıyorum, bildiğim bir iki dua eşliğinde; aynı zamandan yüzüme bir gülümseme çiziyorum: "Hoş geldin Valide Sultan, bu ne sürpriz..." Tabi benim paçalarımın tutuşmasıyla yorganın kalan son ucu da alev alıyor...

Uzun ve yorucu bir günün ardından sonunda dört ucu yanık
tek kişilik yorganımla
tek kişilik yatağıma yatıyorum. Bu sabah neden iğrenç bir şekilde uyanmadığımı şimdi fark ettim; gece hiç uyumamıştım ki uyanmak gibi bir problemim olsun. Kafam kazan gibi, ayaklarım şişmiş, bacaklarım sızlıyor, midemde hafif derecede yanık hissediyorum, bir saç telim daha beyazladı. Her şeye rağmen kendimi çok huzurlu hissediyorum...
Çünkü
tek kişilik yorganımın yanmasına sebep olan her bir Birey'in daha güzel bir yaşam sürebilmesi için Onlarında farkında olmadıkları/olamadıkları fedakarlıklar yapıyorum.
Ben sevilmesem de, mutlu olmasam da, Onların sevdiklerini/sevildiklerini ve mutlu olduklarını hayal ederek uykuya dalıyorum...

17 Şubat 2012 Cuma

Herkesin Kendi Hikâyesi

Herkes Umut Eder (Everybody Hopes);

Günler sonra ne kapı zili, ne saat zili çocuk gürültüsü ne de araba kornasının sesiyle uyanmadan kendi kendime açıyorum gözlerimi. Biraz olsun umut verdi bu uyanış bana. Günlerdir yarı depresif kaldığım oda savaş alanı gibi. Kalkıp mutfağa geçtiğimde abime hak verdim: "N'aptın sen orada? Nükleer araştırma falan mı?" demişti. Hakikaten, 3 günde dünya gibi bulaşık birikmişti tezgahta. Ya da tezgah küçük olduğu için bana öyle gelmişti; çünkü kendi evimde de aynı şeyi yaptığımda bu kadar büyümüyordu gözümde. Tek nefes bulaşığa saldırdım; mutfaktan sonra mutasyon geçirmeye başladığım odayı toparladım. Üstümü değiştirdim, dışarı çıktım. Tabi apartmanın dış kapısını açtığımda ikinci şoku yaşadım. Lapa lapa kar yağıyordu ve dize kadar kar vardı. Arkadaş, ben eve kapanıkken günlük güneşlik; piknik havası vardı, keza yatarken de öyleydi de ben dışarı çıkacağım zaman mı patladı bu hava?

Herkes Sever (Everybody Loves);

Öyle bir yağıyor ki kar, kafamı kaldırıp ileri bakamıyorum. Gözlerimi bembeyaz saplayıp yürüyorum. Günler sonra temiz hava aldığımdan olsa gerek düşünmeye başlıyorum kıskançlığımı. Böyle bir şeye üzüleceğimi hiç düşünmezdim; belki de son zamanlarda her şey damdan düşer gibi söylediklerinden dolayı olsa gerek çok karmaşık tepkiler bekliyorum. Öncelikle Doktor dumur etti beni; sonrasında da abim. Doktor'u arayıp nöbet falan yoksa atla gel trene dediğimde "Valla çok isterim de benim başım bağlı gibi bişey oldu şimdi.." diye yapıştırınca lafı zaten "Hade hayırlı işler Doktor!.." deyip kapatmıştım telefonu. Şimdi de eve geldiğinde kulaklığını takıp telefonla konuşan abimin muhabbetini dinlerken aynı karmaşık duygular içine girmeye başlıyorum -Kuzin'imin iki-sıfır-iki olayına hiç girmiyorum; girersem ben sağlam çıkamam zaten.

Herkes İnanır (Everybody Believes);

Beyniyle sevmek olgusunu son zamanlarda çok duymaya başladım. İnsan kalbiyle sevmez beyniyle sever(miş). Miş demiyim hakikaten öyle; Üstün Dökmen'in kitaplarından birisinde geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Sevgi beyinde oluşuyor lâkin salgılanan sıvılar kalpte seğirmelere neden olduğundan kalbimizle seviyormuşuz gibi algılanıyor. İşte salgı bezinde durduğu gibi durmuyor ki hormon. İnançlarımız da bir nebze kalpten hissedilir gibi gelse de insana yine düğümün beyinde atıldığını düşünüyorum. Ve sevmek de ikizdaştır inanmak. Paradoks; insan sevdiğine inanır; inandığını sever.. İnançlarınızı sorgulayacak olduğunuzda öncelikle sevginizi sorgulamanızı öneririm; ya da tam tersi sevginizi sorgulamadan önce inancınızı sorgulayın. Ne kadar inanıyorsunuz? Herkesin bir şeylere inanmaya ihtiyacı vardır; herkesin bir şeyleri sevmeye ihtiyacı vardır. "Bana hiçbir şeyi sevme fırsatı vermediler; ben de İstanbul'u sevdim. İstanbul Sen'din!.." -çok mu (ç)alıntı oldu?.

Herkes Kaybeder (Everybody Loses);

Hava kararıyor; eve dönmek için otobüs bekliyorum durakta. Durağın direğine yaslanmış bekliyorum. "Bir işaret gelse..." diyorum içimden. "...adım atmama cesaret verecek bir ışık olsa." Daha cümlemi tamamlar tamamlamaz, hemen dibimizdeki elektrik direğindeki lamba yanıveriyor. Hafif soğuk bir rüzgar çarpınca kendime geliyorum. Tırsıyorum; nerde kaldı bu otobüs diye yollardayken gözüm, ilerideki alt geçitten bir kız çıkıyor. Göz göze geliyoruz; gülümseyip hafiften el sallıyor. Aklıma iki seçenek geliyor

  1. Ya birileri bana kötü bir şaka yapıyor. Göz ucuyla etrafıma bakıyorum kamera var mı diye. Sonra tekrar kıza bakıyorum hakikaten sırıtarak ve bana bakarak geliyor.
  2. Ya da hakikaten bir bir işaret, bir ışık bekledim diye değişiyor her şey..
İşte size lâkinle başlayan bir cümle daha: Lâkin üçüncü seçenek çıkıyor. Aramızda iki-üç metre kala yandan bir el kızın yüzünün önüne doğru uzanıp "Canım burdayım!" diyor. Kız hiç çaktırmadan ve benimle bir daha göz göze gelmemeye özen göstererek sarılıyor erkeğe. Ben de gözlerim ufukta gelmek bilmeyen otobüsü beklemeye devam ediyorum. Kader'in bu aralar görüştüğü kimse yokmuş; lâkin beni de kimseyle konuşturmak gibi bir niyeti de yokmuş demek..

15 Şubat 2012 Çarşamba

Kırık Kurallar

Heyecanla bir şeyler anlatadursun; ben elimdeki nasırla uğraşıyordum. Umursamadığımdan değil;
lakin korkuyorsun sanki. İçindeki yontulmamış karakterden korkuyorum..

***

Yıllar önce Matmazel'le Eminönü Vapuru'na bindiğimizde kendisinin yeşil küçük bir domates olduğunu, yavaş yavaş pembeleşmeye başladığını söylemişti. O zamandan beri kendimi hep küçük yeşil bir domates gibi hissettim; pembeleşip ardından kızarıp olgunlaşacağım günleri beklemeye başladım.. Yavaş yavaş akıyorudu zaman ; su damlalarından oluşan bir şelale gibiydi. Hep yeşil kalacakmışım gibi hissetmeye başlamıştım. Ta ki üstümde güneşi kapatan yaprağımı biraz kenara çekip etrafıma baktığımdan gerçeklerin ne kadar da farklı olduğunu gördüm. Etrafındaki küçük yeşil domateslerin sayısı çoğalmış ve ben çoktan pembeleşmiştim.

***

.."hayır hayır, öyle değil; biz gerçekten farklı dünyaların insanıyız.."
Belkilerle başlayan bir sürü tümce sıralayasım var şimdi lakinlerle takip edilen. Aynı katmanlarda olmasa da seninle benzer hayatları yaşama fırsatım oldu, fakat benim oynadığım bahçe hayal edebileceğinden çok daha farklı. Senin hayat kurallarının alt üst olduğu, eridiği, yamulduğu bir oyun bahçesi. Genelgeçer düşüncelerin bertaraf edildiği ve kendi devamlılığı açısından bu eğri kurallara muhtaç olan bir oyun bahçeşi. Keşke benin senin gözünden görebildiğim kadar sen de benim gözümden görebilseydin dünyayı; işte o zaman neden hep haklı olmak zorundaymışım gibi davranıyor olduğumu anlayabilirdin. İşte o zaman hepsinin sonunun aynı olduğunu ve basit bir fular faciasının bu kadar komik olmaması gerektiğini anlayabilirdik.

***

Nasırınla oynamaya devam ediyorsun ben korkarken. Karşındaki Doktor Zet bir şeyler anlatırken ben korkuyorum; beni korkutan seni korkmuş bir halde görmek olsa gerek. İçimdeki yontulmamış karakter acil kurtuluş planları yapıyor.. Duraksıyorum. Soğuk suya bırakıyorum kendimi. Chase bir konuda haklı olabilir, "İnsan ilişkilerinde beceriksizim, o yüzden herksin kendim gibi olması"nı istiyor olabilirim. Bir diğer açıklama kıskançlık olabilir mi acaba? Ulaşamadığım ciğere mundar muamelesi yapmak gibi..

11 Şubat 2012 Cumartesi

Su'yun Büyüsü

İnsanoğlu merak dürtüsünü bastıramayarak kara parçasından kopmuş ve denizlerde dolaşabileceği oyuncaklar inşa etmeye başlamış.. İlk başta yıllarca üzerinde yaşadıkları kara parçasından ayrılacak olmanın endişesine bir de ötesinde ne olduğunu bilmedikleri bir dünyanın korkusuyla kıyıya yakın yerlerden seyretmişlerdir. Bilinmeyen şey korkutur insanı; ufkun ötesine sadece kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan sefil, fakir, yalnız denizciler gitmeye cesaret edebilmiştir. Belki de bu yüzdendir filmlerde gördüğümüz denizciler hiç de etnik kesimden olmayan kişilerdir.
Hepsinin de hayata dair geniş çaplı bir bakış açıları vardır. Çünkü hayatın temel kaynaklarından birisi olarak var olan su aslında başlı başına bir evrendir. Mikrodan makroya doğru yavaştan ilerlersek; insanın düşüncelerinin süzgeçten geçmeyi bırakıp olabildiğine akıp gittiği yerlerden birisi suyun içindeyken hissettikleridir. Örneğin, duş alırken yüzlerce düşünce akar başından aşağıya insanın. Bir çok soru sorar kendine; bir çok soruyu cevaplar kendince. Yüzerken kapalı gözlerle bazen nereye gittiğinizi göremeseniz bile bir yönde hızlı hızlı kulaç atarsınız; benzen her insanın yaşadığı gibi 'nereye gideceğini bilmese de yollara düşüp bulunduğu yerlerden uzaklaşmak istemesi' gibi. En temel dürtülerden birisi olan nefes almanın değeri de ölçülür suyun içindeyken. Beş duyu organınızın hepsi pasif konuma geçer; duyamaz, koklayamaz, tat alamaz, hissedemez ve göremezsiniz; yalnızca düşünceleriniz su yüzüne çıkar daldıkça derinlere.
Su evrenin diğer bir boyutunda ise açık denizler ve ufuk vardır. Eskiden denizciler karadan uzaklaşmaya çalıştıklarında, geceleri sahilde büyük devasa ateşler yaktırırlarmış; bu sayede ateşi gördükleri sürece açılıp -belki de dünyanın tepsi gibi düz mü yaksa yuvarlak mı olduğunu öğrenmek için - araştırma yaparlarmış. Günümüzdeki deniz fenerlerinin de aynı fikir çerçevesinde kullanılmakta olduğunu düşünüyorum.
Uçsuz bucaksız karanlık enginlerde hayata bağlı kalmalarını sağlayacak bir ışık.
Pusula icat edilesiye kadar dünyanın şekli kafalarda bir soru işareti olarak kalmıştır. Pusula icat edilmiş edilmesine de 'denizciler hurafelere çok inanan insanlardır', çoğu insan yine cesaret edememiş ufkun ötesini görmeye. Kara parçası gözden kaybolup ufuk, bedeninizi çevreleyen bir çember haline geldiğinde hangi yöne gideceğinizi bilemezsiniz. Gitseniz bile sizi neyin beklediğini bilemezsiniz. Şu anda bulunduğunuz hayattan sıyrılıp kendinizi okyanusun ortasına attığınızda suyun altına dalmak gibi beş duyunuzu kısmen kaybedersiniz. Deniz dalgalarında başka duyacak şey yoktur; deniz kokusundan başka koklayacak bir şey yoktur; tat yoktur; his yoktur; denizden başka görecek bir şey yoktur. Yine böyle bir boşluk içindeyken düşüncelerinden başka bir şey beklenemez insanoğlundan. Dünyanın neden dörtte üçü sularla kaplıdır peki?
Bence su büyülüdür..

7 Şubat 2012 Salı

Değişim (Soğuk Su)

Hüzün bahçesi haline gelmişti artık burası senin için. Bu yazıyı da yine burada yazmıştın. Her türlü vukuatının kilit noktası haline gelen bir -şehirler arası otobüs yolculukları- dinlenme tesisi halini aldı. Tabi bu değişim/dönüşüm yalnızca bir tetikleme reaksiyonu idi. Bunu anlaman elbet biraz zaman alacaktı.

Meraklı kızın güzel kıza dönüşeceğini ümit eden gizemli erkek bir anda kendisini mahcup erkek maskesinin ardında buluverdi. İstanbul'da dört mevsim yaşana dursun; Eskişehir'e lapa lapa kar yağıyordu. Soğuktu. İki gün önce cıvıl cıvıl olan şehir bir anda kar beyaz örtülüverdi; ayaz kesildi; çehresinden ziyade ruhu değişiverdi bir anda itiraflarından sonra. Sen bu durumun şom ağzından kaynaklandığını düşüne dur; kafana bir kitap çarpıyor.

Merkezde kendini buluyorsun. Kocaman bir probleme dönüşüyorsun; değişiyorsun.Duvarlara çarpıyor kafan; düşünüyorsun o problemi. Eski yazdığın hikâyeleri. sahipsiz mektupları. boş duvarlara yazılan şiirleri düşünüyorsun. Başarısızlığa uğrayan her bir ikilemin ortak paydasını düşündüğünde.
Bir kara kalem çalışması canlanıyor kafanda. Hani "..benim için çok fazla zeki, çok havalı.." konseptli. Tarihten ders almak alışkın olmadığın bir şey idi; lâkin bu da tarihten alacağın en güzel ders oluyordu. O günü hatırladın bir an; ne gülmüştün ilk duyduğunda.. Hafiften acıyarak. Şimdi güldüğün komşunun bahçe duvarından düşmüş gibi seğiriyor kalbin.

Hayır. hayır.
Öğretebileceğim hiçbir şey yok sana. Hep sonradan kafan basıyor. Düşünmeden hareket ettiğini düşünmeye başlamıştım. Onca süt içirdin zihnine sıcak sıcak, yoğurtları üfleyerek yemen için. Fazla mı üfledin acaba, büyüsü de uçup gitmişti uğur böceğinin kanatlarının altındaki. Bir kelebek misali tek günlük bir mesai mi sürmüştü savaşın?. Pes etmeye ne kadar meraklı. olduğu gibi kabullenmeye ne kadar meraklıymışsın.
Değişiyor yüz ifaden. asılıyor yine plastik askılara.

Bir kitap daha çarpıyor kafana -Bu yaz arılığın ilk yazı olabilir-.. O'nu beklemen 150 sayfa sürüyor Arena'da; -değişmeyen tek şey, bu hararetin üzerine- bir bardak soğuk su rica ediyorsun. Elindeki soğuk su şişesini sana bırakıp bankta yalnız bırakıyor seni. İçindeki yangını söndürür ümidiyle kana kana içiyorsun: fayda etmiyor. Sonrasında kitap bitiyor.  kalkıp gidiyorsun bu şehirden.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Son Akşam Yemeği

Kar yağmurunun gürültüsüyle uyanıyorum. Daha önce hiç bu şekilde uyandırılmamıştım. lapa kar yağarken, uzaklarda bulutlarında arasından sızan güneş ışığı yüzümü okşayarak uyandırıyor beni. Güneşe saygıda kusur etmeden kalkıp yatağımı topluyorum. Her zamanki gibi yüzümü yıkamaya üşenip soğuk bir duş alıyorum. Üstümü sıkıca giyinip markete gidiyorum. Akşam yemeği için gerekli eksik bir kaç malzemeyi alıp kasiyer ablalarla yüz göz olmadan eve dönüyorum.
Önce salata malzemelerini suya yatırıyorum Daha önce açılmış olan tavuğu güzelce yıkıyorum. Kendi özel baharat karışımımla terbiye ediyorum. Sac tavaya güzelce yerleştirip orta ateşe koyuyorum. Marulları tekrar sudan geçirip doğruyorum. Suyunu salan tavuğun suyunu döküp üstünü örtecek kadar su ilave ediyorum. Bir kaç tane ufak kuru soğanın kabuğunu soyup bütün halde aralara sıkıştırıyorum. Domateslerin kabuklarını soyuyorum -kabukları atmıyorum- küp şeklinde doğrayıp marulların üzerine ekliyorum. Havuçların ve turpun kabuklarını soyup rendeliyorum. Onları da salatanın üzerine ekliyorum. Tatlı sivri biberlerin içini temizleyip ince ince doğruyorum. Bir kısmını salataya ekliyorum; bir kısmını da zeytinyağında domates kabuklarıyla pişirmeye başlıyorum.
Tencereye bir yemek kaşığı tereyeğı koyup eritiyorum, yarım paket makarnayı boşaltıp hafiften kavurur gibi yapıyorum. Makarnanın üçte biri esmerleşince üstünü örtecek kadar ılık su ekliyorum. Salatanın sosu için limonu sıkıyorum, içine zeytin yağı, tuz ve çok az kekik ekleyip karıştırıyorum. Hazır domates çorbasının tozunu suya koyup pişirmeye başlıyorum. Makarna ve tavuğa tuz ekiyorum. Makarnanın sosuna kararınca baharat ekleyip dinlenmeye bırakıyorum. Kaynayan çorbayı kısık ateşte pişmeye bırakıyorum. Tavuğun altını kapatıyorum. Suyu kuruyan makarnanın altını kapatıp, sosunu ekleyip iyice karıştırıyorum. Salatanın sosunu ekleyip biraz da nar ekşisi ekleyerek karıştırıyorum. Masanın üstünü silip yemek örtüsünü seriyorum. Karşılıklı
iki servis tabağı,
iki yemek tabağı,
iki çorba kasesi,
iki süs çiçeği -Valide Sultan koleksiyonundan-
ikişer adet çatal, bıçak, kaşık koyuyorum. El yapımı peçeteliğe renkli peçetelerden yerleştiriyorum.
İki küçük kayıp tabağa salata koyup servis tabaklarının sol çaprazlarına yerleştiriyorum. Ortaya şamdanı yerleştirip yarım kalan iki mum yerleştiriyorum tepesine.
Üstümü değiştiriyorum, dişlerimi fırçalıyorum, saçlarımı tarıyorum ve kapı çalıyor. Gidip kapıyı açıyorum...
Taze ekmek getiren kapıcı Kapıcı Ahmet Abi'ye teşekkür edip ekmekleri muntazam şekilde kesiyorum. Ekmekleri -yine ek yapımı- ekmekliğe koyuyorum. Tezgahın ve davlumbazın ışığını açıyorum; mutfağın ışığını kapatıyorum. Masadaki iki mumu yakıyorum. Tabağıma çorba doldurup içmeye başlıyorum. Tavuğun yanına bir miktar makarna dolduruyorum...
Tabağımı yarıladığımda -Ahmet Abi'ye ettiğim teşekkürü saymazsak- yirmi dört saat kırk sekiz dakikadır konuşmuyordum. Ve kafamdaki aynı saplantı cümlenin peşinde sürükleniyordum: "... senin problemlerin var, biliyor musun? Bir doktora görün en iyisi!.." Acaba dört kişilik yemeği, iki kişilik bu masada, üç oda bir salon tek başıma yemekte olmamın yegane sebebi 'benim problemlerim' miydi?
Kalkıp çay suyunu koyuyorum. Tabağımı bitiriyorum. Yemekleri dolaba kaldırıyorum. Su kaynamaya başlıyor. Kaynayan suyun yarısıyla çayı demliyorum; diğer yarısıyla bulaşıkları yıkıyorum. Üstümü değiştirip pijamalarımı giyiyorum. Çay tepsisine
iki çay tabağı,
iki çay bardağı,
iki çay kaşığı koyuyorum. Küçük kaselerden birisine üç-beş tane gül lokumu koyuyorum. Tepsiyi alıp salona geçiyorum. Demli bir bardak tavşan kanı çay dolduruyorum. Televizyonu açıyorum. Bir taraftan gül lokumuyla şekersiz çayımı yudumlarken diğer taraftan başparmak kasımı geliştirmeye koyuluyorum..